Ceyda, hikâyen gerçekten dikkat çekici. Her şey nerede ve nasıl başladı?
Mersin’de doğdum, 27 yaşındayım. Çiftçi bir ailenin kızıyım. Çocukluğum tarlada geçti. Küçük yaşta emeği, yorgunluğu, hayatın zorluğunu öğrendim. Orada büyürken şunu çok net gördüm: Bu bir döngü… Büyüyorsun, çalışıyorsun, evleniyorsun ve aynı hayat devam ediyor. Toprağı seviyorum ama o hayatın içinde kalmak istemedim. Başka bir yol seçmezsem, yıllar sonra aynı yerde olacaktım. Ben o döngüyü kırmayı seçtim.
Ne okudun peki, hayalin neydi?
Lisede sağlık mesleği okudum. Hedefim çok netti; sahada olmak, insan hayatına dokunmak… Acil Tıp Teknisyenliği mezunuyum. O heyecanla çıktım yola ama sonra gerçeklerle karşılaştım. Atamalar çok düşüktü, sistem tıkanmıştı. O noktada kendime şunu sordum: “Başka ne yapabilirim?”

Sağlık alanında da çalıştın. Seni vazgeçiren ne oldu?
Kısa bir süre özel hastanede çalıştım ama şartlar gerçekten çok ağırdı. Ambulansta tek başıma doğum yaptırdığım anlar oldu… Dışarıdan bakınca “mesleğin parçası” gibi görünüyor ama aslında çok büyük bir sorumluluk. En ufak bir hatada bütün yük senin omuzlarında kalıyor. O şartlarda devam etsem risk büyüktü. O yüzden devam etmemeyi seçtim.
Peki sonra ne oldu?
Tam tercih dönemiydi… Ailemde polis, asker çok; bulunduğum yer zaten memuriyet odaklı. Ben de açıkçası “her kapıyı deneyeyim” noktasındaydım. Ama içimde tek bir şey netti: Sahadan kopmak istemiyordum. İtfaiyecilik tam o anda karşıma çıktı. Aktif bir meslek, nöbet sistemi var ve yine insan hayatına dokunuyorsun. Ve 20 tercihin 20’sine de itfaiye yazdım.

Çocukken itfaiyeci olma hayalin var mıydı?
Hiç yoktu… Benim hikâyem biraz zorunlulukla şekillendi. Küçük yaşlardan beri şunu biliyordum: “Eğer memur olamazsam yine tarlaya döneceğim.” Toprağı seviyorum ama o hayatın ne kadar zor olduğunu da çok iyi biliyorum.
Peki bu mesleği seçtiğinde ailenin ve çevrenin tepkisi ne oldu?
Herkes şok oldu… “Kadın itfaiyeci mi olur?” diyen çoktu. Ailemin ilk tepkisi de şaşkınlıktı. Ama bana hep şu gözle baktılar: “Ceyda’nın vardır bir bildiği.” Yine de “Neden itfaiye?” diye sordular. Ben de hem belediye alımlarıyla Mersin’de kalabileceğimi hem de devlet güvencesi olduğunu anlattım.
Kaç kardeşsiniz?
Üç kardeşiz. Bir ablam var, bir de erkek kardeşim. Erkek kardeşim şu an sanayide usta olarak çalışıyor.

Türkiye’nin ilk kadın itfaiye şoförüsün. İlk olmak sana ne hissettiriyor?
Çok zor… Ama bir o kadar da gurur verici. Çünkü sadece kendi işini yapmıyorsun, bir yolu ilk kez açıyorsun. Bazen bir telefon geliyor, “Sizi örnek alıyorum” diyorlar… O an anlıyorum ki bu sadece bir meslek değil, başkalarına cesaret vermek. Ama ‘bu erkek işi senin ne işin var?’ diyen de başlarda çok oldu.
“Erkek işi” gibi algılanmasının çok zorluğunu yaşadın mı?
Zorlandım… Hem de sadece işte değil, insanların bakışında. Sürekli “Senin burada ne işin var?”, “Gücün yetmez” diyenler oldu. En küçük hatanda bile “Bu iş sana göre değil” deniyordu. Kendime hep şunu söyledim, “Her şartta ayakta kalacağım.”
Destek verenler de olmuştur ama, değil mi?
Oldu tabii bunu asla inkâr edemem. Ama çoğunlukla kendini kanıtlamak zorundasın.

İnsanların itfaiyecilik hakkında en yanlış bildiği ne?
En büyük yanlış şu; herkes itfaiyeciliği polislik ya da sağlıkçılık gibi bir meslek sanıyor. Ama ne yazık ki biz resmi olarak bir “meslek” sayılmıyoruz, belediyenin bir hizmet birimi olarak görülüyoruz. Bu da birçok hakkımızın olmaması demek.
Ne gibi haklardan bahsediyoruz?
En acı olanı şu… Görev başında hayatını kaybeden bir itfaiyeci, resmi olarak şehit sayılmıyor. Yani o mertebenin hiçbir hakkından faydalanamıyor.

O zaman itfaiyecilik senin için ne?
Bence bu işin adı zaten bu yüzden “pelerinsiz kahramanlık.” Çünkü karşılık beklemeden, her şeyi göze alarak yapıyorsun.
Hiç “neden yapıyorum” dediğin oluyor mu?
Oluyor… Özellikle çok zor bir görevden sonra.
Peki seni vazgeçirmekten ne alıkoyuyor?
Bir kişinin gelip “İyi ki geldiniz” demesi. “Allah razı olsun” demesi… İşte o an her şey değişiyor. Bütün yorgunluk gidiyor. Ve tekrar diyorsun ki, “İyi ki bu işi yapıyorum.”

Kadın kimliğini korumakta zorlandığın oldu mu?
Ben hiçbir zaman kadınlığımı geri plana atmadım. Tırnağım ojeliydi, yine öyle. Erkek egemen bir meslekte çalışıyorum diye kendimden vazgeçmedim. Kadınlığımı korudum hep. Bence en önemli şey bu zaten; kadın olarak var olabilmek. Ve o kırılma anı…
Şoförlüğe geçişin ne kadar sürdü? O süreç nasıldı?
Çok uzun sürmedi, hemen akabinde geldi. Zaten hepimiz C sınıfı ehliyetle başladık, yani büyük araç kullanmak işin bir parçasıydı. İstanbul’da büyük araç kullanmak stres. Bir yangına yetişmeye çalışıyorsun ama “Acaba buradan geçebilir miyim?” diye düşünüyorsun.
Şoförlükte en büyük zorluk ne?
En büyük zorluk denge… Bir can kurtarmaya gidiyorsun ama giderken başka bir cana ya da mala zarar vermemek zorundasın.

Siren çalarken ne hissediyorsun?
Siren sesi beni hep ürpertir… Çünkü hiçbir zaman iyi bir şeye gitmiyorsun.
Hiç “dönemeyebilirim” duygusuyla çıktığın oluyor mu?
Oluyor… Çünkü bu işin gerçeği bu. Her göreve çıkarken aslında içinden bir yerde “Gidiyorum ama ya dönemezsem?” sorusu geçiyor. Ben mesleğe başladıktan sonra iki arkadaşımı şehit verdim. Biri bir sabah evinde hayatını kaybetti, diğeri ise bir yangında üçüncü kattan düşerek şehit oldu. Ve sen her göreve, bu ihtimali bilerek çıkıyorsun.